Insect

Sinemada sürrealizmin Çek üstadı Jan Švankmajer son filmi olarak nitelediği Insect'te belgesele göz kırpan yarı kurmaca bir anlatıyla seyircisini selamlıyor. Kitaplara önsöz yazılıyor da filmlerin başı kel mi diyerekten yönetmenin filmin tanıtımını bizzat üstlenmesiyle başlayıveriyor film. Švankmajer filminin 1922 tarihli, Čapek Kardeşler imzalı Böcek Oyunu piyesinin çalakalem bir uyarlaması olduğunu söylüyor kameraya. Yalnız eserin aleni toplumsal kritiğinin bu uyarlamada silkelendiğinin de uyarısını yapıyor bir yandan. Herhangi bir ahlaki mesaj, manidar bir psikolojik derinlik hedeflenmiyor yani. Peki ne yapıyor bu metinle Švankmajer? Kendine has o büyüleyici filmciliğinin a-acayip kreatif süreçlerini neden böyle bir anlatıyla ifşa ediyor? Hani neredeyse neden böyle davranıyor diye sorası geliyor insanın. Sonra sonra anlıyorsunuz. Alegorisini insan davranışlarını böceklere uydurarak kuran orijinal eserden alıp içgüdüseli mesele ediniyor usta yönetmen kendine. Yaratıcılığının, esin kaynaklarının özüne inmek istiyor sanki. Rasyonel açıklamalarıyla değil de, rastgele, bilinçsiz ve amaçsız yakalayabilmek istiyor yetilerini. Amatör bir tiyatro grubunun provalarının provalarının provasına kadar götürüyor gözlemini. Kurmaca kısımlar her an kamera arkasına geçilme tehdidiyle karşı karşıya. Bir büyü bozumu söz konusu. Švankmajer oyuncularının ve teknik ekibinin etrafında sette dolaşırken görüntüleniyor. Oyuncuların rüya görme yetenekleri belgeleniyor. Yönetmenin alametifarikası stop-motion animasyon teknikleri hakkında ayaküstü bilgilendirmeler yapılıyor. Bunun yanı sıra film mendebur karakterleriyle insanı en tiksinç böcekten daha tiksinç göstererek Čapek Kardeşlerin oyununun altmetnini birebir karşılar gibi oluyor bir an. Fakat sonra tekrar gevelemeler başlıyor, vesaire. Sanatçının ve sanatının davranışsal bir okumasına çıkıyorsa da Insect, biraz fazla havada kalıyor maalesef. Filmin yapım sürecinin anlatıya dahil edilmesi de senaryonun bıktırıcı keyfekederliğinin üzerini örteceğine altını çiziyor. Sonuçta tuhaf olmasına tuhaf ve aynı zamanda hem komik hem de öldüresiye sıkıcı olabilen bir tekne kazıntısıyla kariyer kapanışını yapmış oluyor 83 yaşındaki Švankmajer.
Insect
Sinemada sürrealizmin Çek üstadı Jan Švankmajer son filmi olarak nitelediği Insect'te belgesele göz kırpan yarı kurmaca bir anlatıyla seyircisini selamlıyor. Kitaplara önsöz yazılıyor da filmlerin başı kel mi diyerekten yönetmenin filmin tanıtımını bizzat üstlenmesiyle başlayıveriyor film. Švankmajer filminin 1922 tarihli, Čapek Kardeşler imzalı Böcek Oyunu piyesinin çalakalem bir uyarlaması olduğunu söylüyor kameraya. Yalnız eserin aleni toplumsal kritiğinin bu uyarlamada silkelendiğinin de uyarısını yapıyor bir yandan. Herhangi bir ahlaki mesaj, manidar bir psikolojik derinlik hedeflenmiyor yani.

Black Panther

Marvel Sinematik Evreninin Aslan Kralı, Blade'den bu yana hissedilen siyahi süper kahraman başrol eksikliğini doldurmaya gelmiş. Bu kapsamda başarıya eriştiğini yadsımayacağım. Gerçi yine şu patentli Marvel kalıbından çıkma, kahramanımızın gücüne nasıl kavuştuğundan dem vuran vasat bir köken hikâyesi anlatıyor film. Olay örgüsü denince stüdyonun alışılagelmiş kısıtlı vizyonu her zamanki gibi baş sedir​de. Ancak Black Panther resmettiği kültürel zenginlik ile sürüden ayrılmayı biliyor. Çekinmesizce ve iftiharla, göğsünü gere gere kucaklıyor kavminin renklerini. Hor görülmüş siyahi kimliğe asaletini iade ediyor. Üstün bedensellikleriyle mahallenin yeni havalı çocukları onlar artık. Afrika'nın El Dorado'su, kurmaca ülke Wakanda teknolojik olarak dünyanın geri kalanına fark atmış bir siyahi cenneti olarak sunuluyor. Siyahi kitlelerin sinemasal dilek doyumlarını süper güçler vadeden afyonuyla işte böyle gerçekleştiriyor Black Panther. Neoliberal sosyopolitik ajandası ve popüler kültür referanslarıyla şimdinin filmi olduğunun altını çizmeyi de ihmal etmiyor bir yandan. Yalnız, diplomasi vurgusunun ardını doldurabildiği söylenemez. Irkçı bir film bir kere Black Panther. Şu koşullar altında öyle de olmak zorunda ister istemez. Fakat ne yalan söyleyeyim, primitiflik, agresiflik yakışıyor bu kara pantere. Özgünlüğünü ve sahiciliğini onlarda buluyor çünkü. Bir yandan da siyahi beden fetişi tekrar gün yüzüne çıkıyor, Jordan Peele'nin Get Out'unu çağımızın başyapıtlarından biri ilan edercesine. Tüten, hayvani, erotik, müthiş kavisli vücutlar beyaz alıcılarına takdim ediliyorlar sanki. Bu sefer de kendi öznelerini metalaştırarak tersine bir ırkçılık yapmış oluyor anlatı. Farklıyız, ama aynıyız, ama farklıyız ya işte demeye getiriyor. Bununla birlikte gündeme birtakım fazla aşikâr göndermeler yapma gayreti tökezletiyor filmi. Politik duruşu yer yer şizoid semptomlar sergiliyor. Wakanda teknolojik çağ atlamışlığına rağmen hâlâ kılıç kalkanla, dövüş ustalığıyla seçiyor liderini. Ülkenin gelenekçi dünya görüşü ile teknolojik gerçekliği arasında inanılması güç bir uçurum var. Yine, kadın - erkek güç dinamiklerinin eşitlikçi işlenişi de böylesi muhafazakâr bir toplum tanımı için fazla göstermelik kaçıyor. Ne yardan ne serdenci bu naif zihniyete kıçıyla gülen bir dünyada yaşadığımız unutuluyor resmen. Bu anlamda olası bir idealden çok asla ulaşılamayacak bir hayalin tasvirini yaptığının pek farkında değil gibi Black Panther. Yani şu kurulum içinde uzun vadede kitleleri yetkilendirici, onları harekete geçirici bir etkiden çok uyuşturucu bir nitelik söz konusu sanki. Bu yüzden kapanış jeneriğinin ardından gelen sahnede akıllı, duyarlı insanlar köprüler kurarken, ahmaklar duvar örer dediren Donald Trump göndermesi Black Panther evreninin siyasi bağlamının ayaklarını yeryüzüne bastığı değil, yükseklerden bir yerden kıç üstü düştüğü nokta oluyor. Yine de günün sonunda etnik öğelerinin rengârenk danslarıyla, müzik kulağıyla, şevkinin bulaşıcı ritmiyle, Afro tafrası ve kendine çocuksu güveniyle eğlenceli bir seyirlik sunuyor film.
Black Panther
Marvel Sinematik Evreninin Aslan Kralı, Blade'den bu yana hissedilen siyahi süper kahraman başrol eksikliğini doldurmaya gelmiş. Bu kapsamda başarıya eriştiğini yadsımayacağım. Gerçi yine şu patentli Marvel kalıbından çıkma, kahramanımızın gücüne nasıl kavuştuğundan dem vuran vasat bir köken hikâyesi anlatıyor film. Olay örgüsü denince stüdyonun alışılagelmiş kısıtlı vizyonu her zamanki gibi baş sedir​de. Ancak Black Panther resmettiği kültürel zenginlik ile sürüden ayrılmayı biliyor.

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali seçkisinin dikkat çeken filmleri hakkında izlenimlerim bu sayfada. Aşağıda önceden izlediklerime ek olarak festival boyunca izleyeceklerimi de günbegün buraya ekliyor olacağım.

Cebimdeki Yabancı

İtalya'nın Oscarları olarak bilinen David di Donatello ödüllerinde 2016 yılının En İyi Filmi seçilen Perfetti sconosciuti'nin Ferzan Özpetek sunumlu, Serra Yılmaz servisli Türkçe tercümesi Cebimdeki Yabancı, aynı menüyü iki ülke arasındaki kültürel benzerlikleri de fırsat bilip yumuşak bir geçişle bu sefer Türkiyeli orta sınıfa yediriyor. Yedi cici arkadaşın bir araya geldiği, karı koca ve sevgili muhabbetlerinde tıkanan kısır bir akşam yemeği davetinin dikizcisi oluveriyoruz biz de bu vesileyle. Bir oyun ileri sürülüyor, sanki bu grup başka türlü asla böyle bir ortamda bir araya gelmezmiş gibi (ki bence öyle), hani birbirlerinin arkadaşları olmaktan çok sakladığı sırlar gözetilerek özel olarak seçilmiş deneklercesine. Oyunun kuralları şöyle: Ellerden düşmeyen cep telefonları masanın üzerine konacak ve gece boyunca gelen her mesaj ve arama tüm içerikleriyle birlikte davetlilere açık edilecek. Bu pek tabii ki sohbeti daim kılacak, suskun yüzler bir noktada sıkılıp ufak ekranlara devrilmeyecek, ve böylece kabuğa kaçışların yolu kapanmış olacak. Güzel bir sosyal deney aslına bakarsanız. Hem buradakinden farklı, alelade bir grup ile denense istenen mana derinliğine, gündeliğin doğasına, kişiselin en ince çeperlerine ulaşmak da gayet mümkün olabilirmiş. Aynı eleştiri Cebimdeki Yabancı'nın İtalyan metin ikizi için de geçerli. Onlarsız yapamaz olduğumuz akıllı telefonları sadece kirli çamaşırlarımızı sakladığımız kilitli bir çekmece olarak görmekte, filmin vurgusunu yapmaya yeltendiği insani değerler mevzusuyla çelişen bir şeyler var. Ay tutulmasına denk gelmiş toplumsal bir akıl tutulmasının suçluluk duygusundan paralel evrenler ürettiği bu düzenekte cepteki yabancıyı kişisel enkazlardan çıkarılmış birer kara kutu olarak değerlendirmenin ilgi çekici olduğuna şüphe yoksa da buradaki sıkıntı o kara kutu kayıtlarının anlatıya dahil edilmek suretiyle kale alınan, önemli görülen kısımlarının sığlığı. Geçici gönül ilişkilerinden ibaret bir insan okuması. Tehlikede olanın hâlihazırda yürümeyen evlilikler ve zoraki sürdürülen arkadaşlıklar olduğu ehemmiyetsiz bir eyvah eyvah oyunu. Kimin umrunda... Dijitalin derimize bulaştırdığı anonimliğin ardına gizlenişlerimizi aynı anda üç kadının idare edildiği zorlama mı zorlama bir tutku sarmalı ile ifade etme düşüncesi, karşı taraf cevap vermeden diyeceği her şeyi bir çırpıda söyleyen arayanlardan çok daha aptalca bana kalırsa. İfşaları, ucuz aşağılanmaların takip ettiği sırıtkan bir mekanizma Cebimdeki Yabancı'daki. Bildirileri açık bir çok konuşma ama boş konuşma aplikasyonu.
Cebimdeki Yabancı
İtalya'nın Oscarları olarak bilinen David di Donatello ödüllerinde 2016 yılının En İyi Filmi seçilen Perfetti sconosciuti'nin Ferzan Özpetek sunumlu, Serra Yılmaz servisli Türkçe tercümesi Cebimdeki Yabancı, aynı menüyü iki ülke arasındaki kültürel benzerlikleri de fırsat bilip yumuşak bir geçişle bu sefer Türkiyeli orta sınıfa yediriyor. Yedi cici arkadaşın bir araya geldiği, karı koca ve sevgili muhabbetlerinde tıkanan kısır bir akşam yemeği davetinin dikizcisi oluveriyoruz biz de bu vesileyle.