The Rider

"Hayatlarını 8 saniyelik anlarda yaşayan tüm rodeoculara" ithaf edilen The Rider yakın geçmişteki gerçek bir hikâyeyi onu bizzat yaşamışlara kamera karşısında kendilerini canlandırtarak dramatize ederken öze dönüşlü enteresan bir yarı belgesel nitelik kazanıyor. Kalbi kişinin kendiyle duygusal hesaplaşmasında atan fiziksel ve mental bir rehabilitasyon süreci anlatısı için dâhiyane bir tertip bu. Düşünsenize at terbiyecisi Brady Jandreau rodeoda yaşadığı kazada beyin sarsıntısı geçiren ve hayatım dediği atlara ve rodeoya bundan sonra sadece seyirci kalma kabusuyla yüzleşmekte olan Brady Jandreau'yu canlandırıyor. Gerisi filmin bu boyutu kadar heyecan verici değil ama. Bu kısım düşünsel olarak atı dörtnala kaldırırken öbür taraflar biraz yayan kalıyor. Aslında bunu bile filmin kahramanına öykünmede sağladığı üstün bir başarı olarak değerlendirmek mümkün. Fakat yine de gerçeğin böylesi kişiselleştirilmiş bir taklidinde bir şeyler kayboluveriyor ister istemez. Bu rodeo kovboyunun sessizce dokunaklı haysiyet meselesi zarif olduğu kadar düz bir perspektif sunuyor. Bununla birlikte onun sahip olduğu güçlü kimlik duygusu gelecek günler için en umutsuz anda bile hayallerine tutunmasıyla değerli. Kimi mecburi hakikatler ciddi ve geri dönüşsüz kabullenmeleri gerektirse bile. Ki o noktada da belki o anda boynu bükük ama öyle heybetli bir ego kontrolü var ki Brady'nin, erkeğin toplum sahnesindeki köşeli rolünü aşıp insana ve insanlığa dair tüm güzel ve yüce değerlerin yaralı ama kendini bilen gencecik bir bedende cisimleşmesine aracı oluyor.
The Rider
"Hayatlarını 8 saniyelik anlarda yaşayan tüm rodeoculara" ithaf edilen The Rider yakın geçmişteki gerçek bir hikâyeyi onu bizzat yaşamışlara kamera karşısında kendilerini canlandırtarak dramatize ederken öze dönüşlü enteresan bir yarı belgesel nitelik kazanıyor. Kalbi kişinin kendiyle duygusal hesaplaşmasında atan fiziksel ve mental bir rehabilitasyon süreci anlatısı için dâhiyane bir tertip bu. Düşünsenize at terbiyecisi Brady Jandreau rodeoda yaşadığı kazada beyin sarsıntısı geçiren ve hayatım dediği atlara ve rodeoya bundan sonra sadece seyirci kalma kabusuyla yüzleşmekte olan Brady Jandreau'yu canlandırıyor.

Lean on Pete

Andrew Haigh sinemasının kendine has suskun ve mahcup tadı bir roman uyarlaması olan Lean on Pete ile İngiltere'den ABD'ye taşınıyor. Yönetmen bu büyüme hikâyeli neo-western'de memleketinin puslu yoğunluğunun yerine gurbetin engin arazilerinde sızlayan bir uyku mahmurluğunu koyuyor. Amerikan toplumunun kenarda köşede kalmış yitik hayatlar manzarasından mukavemetli bir genci cımbızla çekip ona odaklanıyor film. Sefalet ve terkedilmişliğin ortasında insanlık onuru ve sevgi arayışı ile yolunu bulmaya çalışan bu gencin yerleşik hayatının öyküsü ailesi ve ailesi yerine koyduklarının tetiklediği bir kaçış yolculuğuna evriliyor. Filme ismini veren güzeller güzeli at da bu süreçte çeşitli roller edinmekte: gencin ailesi, yoldaşı ve nihayetinde onun manevi dünyasının elzem bir parçası, masumiyetinin ta kendi. Kısaca vahim sosyoekonomik gerçekliklerin mahvettiği güzel şeylerin tümü. İçe dokunan ve yoran bir mazlum portresi bu. Belki de kendi iyiliği için biraz fazla yoran. Acı kayıpların yaşandığı duraklara varmayı yolculuğun kendisinden fazla önemsemesi Lean on Pete'in zayıf noktası. Filmi basitleştiriyor bu zihniyet. Ara sesleri olmayan, sade ve sadece vurgularda yaşanan bir çilekeşlik anlatısına dönüyor böyle olunca. Fakat neyse ki Charlie Plummer var ve bütünlüklü bir iç dünya kazandırıyor başrole. Onun çok şey anlatan yüzünde ve gözlerinde aynı anda hem can atan bir çocuğu hem de bitap düşmüş bir yetişkini görmek mümkün.
Lean on Pete
Andrew Haigh sinemasının kendine has suskun ve mahcup tadı bir roman uyarlaması olan Lean on Pete ile İngiltere'den ABD'ye taşınıyor. Yönetmen bu büyüme hikâyeli neo-western'de memleketinin puslu yoğunluğunun yerine gurbetin engin arazilerinde sızlayan bir uyku mahmurluğunu koyuyor. Amerikan toplumunun kenarda köşede kalmış yitik hayatlar manzarasından mukavemetli bir genci cımbızla çekip ona odaklanıyor film.

A Quiet Place

Fikrim geldi filmlerinin süzme salak bu son örneği korku öğeli bilimkurgu olacağım diye yola çıkıp doğum kontrol temalı, akıllara zararlıkta ibretiâlem bir kamu spotuna dönüşüyor. Şimdi şunu bir açıklığa kavuşturalım: En ufak gürültüde kapına gelen komşundan kat be kat daha hassas kulaklı ölümcül uzaylıların taşınır taşınmaz buranın yeni sahibi biziz diye fink attığı kan revan bir dünyaya çocuk doğurmak hangi akla hizmet ediyor? Niye hamile kalıyor ya bu kadın? Nedir bu üreme sevdası, kıyamet koşullarında tüm aileyi tehlikeye atan bu soyumuz yürüsün serseriliği? Nuh'un gemisi oyununuzu gemiye çıktıktan sonra oynasanıza. Yok eğer bir canlı bomba peydahlayıp toplu intihar düşüncesinde idiyseniz, biz oturmuş neden sizin hayatta kalma mücadelenizi izliyoruz? Niçin aldırış edelim? Sorular sorular... Girişi yatakla kapanmış bir yeraltı odasında yeni doğacağa beşik hazırlanıyor, bir yanda oyuncaklar diğer yanda annenin kameraya doğru sevgi dolu ellerle yerleştirdiği minik bir oksijen maskesi. Bebeğin ağlama problemine karşı aldıkları çığır açıcı önlemle de ailemizin katıksız Amerikanlıkları tescilleniyor bir güzel. İnsanlığın sonuna çeyrek kala bir grup bağıra çağıra et beyinliyle çekirdek aile duyarı ve cinsiyet rolleri çalışıyoruz bir buçuk saat. Çıt çıkarmama üzerine kurulu zorunlu sessizlik konseptinin tüm olası ilgi çekiciliği de bu sağır edici dangalaklık karşısında heba oluyor böylelikle. Hem bakmayın onu bile yanlış anlamışlar, film gürültü fırsatlarının hiçbirini kaçırmıyor. Tüm paketin bir ebeveynlik alegorisi olduğunu söyleyenler var, hani bu devirde çocuk yetiştirmek vesaire üzerinden. Şşş! Hayır. Hayır!
A Quiet Place
Fikrim geldi filmlerinin süzme salak bu son örneği korku öğeli bilimkurgu olacağım diye yola çıkıp doğum kontrol temalı, akıllara zararlıkta ibretiâlem bir kamu spotuna dönüşüyor. Şimdi şunu bir açıklığa kavuşturalım: En ufak gürültüde kapına gelen komşundan kat be kat daha hassas kulaklı ölümcül uzaylıların taşınır taşınmaz buranın yeni sahibi biziz diye fink attığı kan revan bir dünyaya çocuk doğurmak hangi akla hizmet ediyor?

Holiday

Dünyayı bela döndürüyor, diyor Holiday, ya onun acımasızlığına alışır büyürsün ya da seni çiğner atar. Tecavüz sahnesinin kopardığı gürültüyle adını duyuran bu ilk film bizim için asıl Bodrum'da çekilmişliğiyle dikkat çekici. Fakat tabii hakkında bu kadar konuşulunca her şey dönüp dolaşıp o sahneye, yönetmenin onu nasıl kullandığına ve niyetine kilitleniyor. Hatta o kısma kadar diken üstü bir bekleyiş söz konusu. Çerçeveye giren yerli inşaat işçilerini, acıkmış polislerimizi filan görünce yoksa yönetmen hesabı bizimkilere mi kesecek diye düşünmüyor değil insan. Her neyse, ilk bakışta kadın için aşağılanmanın en dip noktası olarak tipik bir işlev görüyorsa da o sahne, boşalmanın tasvirindeki alayla cinsiyet meselesinin üzerinde spesifik bir güç dinamiği bağlamı kazanıyor. Bir yeraltı imparatoriçesinin orijin hikâyesi izlenimi veriyor Holiday. Bodrum'a işle beraber kıyak bir tatil planıyla gelen Danimarkalı çetenin o zaman daha yeni, naif, hafif aptal üyesi, şimdi ise herkesi parmağında oynatan ölümcül lider dişisinin geriye dönüp ilk leşini hatırlaması gibi. Bir zamanlar nasıl da masumdum... Acı verici, umut kırıcı bir dumurun körpe resmi. Hayaller, hayatlar. Kızcağız dert yanıyor: "Masaya alkolle Fanta'yı yan yana koyuyorlar, özel bir şey olacak sanıyorsun. Ben on beşimde de böyle sarhoş oluyordum". Onun bu yalancı, hileli, nefret dolu dünyada kendine kalın bir deri kazanması süreci özellikle abartısız bir suça bulaşma anlatısı olarak sunuluyor. Mafya hayatların çoğunlukla romantize edilen sinemasal tantanası burada yok. Bodrum'un günlük güneşinde tüm katı yürekliliğiyle ürperten soluk benizli bir ayaz var sahnede sadece. Zerre anlaşılmayı beklemeyen, umursamayan. Bununla birlikte rahatsız edip, üşütmekten çok sıkıyor sanki o. Şok dalgaları yeteri kadar batmıyor maalesef burada. Kontrastlar vurucu işlenmediği için de film baştan sona aynı tonda devam edip eh işte dedirerek bitiyor.
Holiday
Dünyayı bela döndürüyor, diyor Holiday, ya onun acımasızlığına alışır büyürsün ya da seni çiğner atar. Tecavüz sahnesinin kopardığı gürültüyle adını duyuran bu ilk film bizim için asıl Bodrum'da çekilmişliğiyle dikkat çekici. Fakat tabii hakkında bu kadar konuşulunca her şey dönüp dolaşıp o sahneye, yönetmenin onu nasıl kullandığına ve niyetine kilitleniyor. Hatta o kısma kadar diken üstü bir bekleyiş söz konusu.