Sofra Sırları

Demet Evgar'ın elinden zehir olsa yenecek bir şahsı şahane olduğuna şüphe yok da Sofra Sırları ağza alınmayacak kadar fena maalesef. Azarlanmış, hor görülmüş, değeri bilinmemiş kadının buradaki yeter çığlığı saçma sapan bir seri katil hikâyesi anlatacak oluyor. Aldatan, şiddete başvuran, hödük mü hödük, öküzoğluöküz kocalar bir tarafta, sessiz, çaresiz, sümsük eşler diğer tarafta. Öyle ki karakterler özellikle bunun gibi bir anlatı için elzem teşkil eden gözlemlenmiş, sahici bireylerden ziyade, ocakta altları açık unutulmuş stereotiplerden ibaret. Hâl böyle olunca nefret edilmesi için özel olarak tasarlanmış koca, çirkin bir tasarıdan öteye gidemiyor. Evet, elbette yurdum benzeri hanzolardan fazlasıyla nasibini almış almasına, yine Neslihan gibi ev hanımlığı kisvesi altında bir nevi hapis ve işkence hayatını kabullenmiş, celladını seven ve mıymıntılıklardan mıymıntılık beğenen eşler de sürüsüne bereket. Kısaca, kaba örnek bol ama bu, onları, bu insanları incelikli bir perspektiften değerlendirmemize engel değil. Sofra Sırları her şeyden önce hakiki bir nevrozun çözümlemesi olmaya yelteniyor çünkü. Bir hazımsızlık krizi bu. Kadın - erkek rolleri üzerine oynanan zehirli, kanlı ve trajikomik bir masa oyunu. Anlayışsızlıkta çığır açan erkek milleti dengini eli sopalı, ölümcül bir hatunda buluyor. Bu çatışmanın yer yer etkili bir mizahi işlenişi yok değil filmde ama şöyle ısıran bir hicvin eksikliği her noktada hissediliyor. Film henüz başlamadan önce güzel denk gelen bir reklamda 'mutfakta şahane tatlar yaratan' bir ev hanımının kameraya dönüp "Her kadın yaptığı yemeğin tarifi sorulsun ister" lafındaki yüze gülen, kendinden emin, tiksinç rol dağıtımı filmin kendisinden çok daha fazla rahatsız etti beni mesela. Sanırım böylesi önemli sosyal sorunların Sofra Sırları'nda olduğu gibi özensiz ve ehemmiyetsiz entrikalara indirgenmesi benim mideme iyi gelmiyor. Sadece o değil, biçimsel olarak da problemli bir film bu. Yemek programı stüdyosunun reklam filmi estetikli bilinçdışı sahnesi karakterin kasvetli ev hayatına bir tezat oluşturacağına zevksiz bir çiğliğe sebebiyet veriyor. Hikâye anlatımlarının bu steril, hayali mekânda gerçekleşiyor oluşu da aslına bakarsanız filmin meselesini ele alışına dair çok şey söylüyor. Sulu boya görsel efektli bir mantar toplama sahnesi de var ki, evlere şenlik. Sinemada uzun zamandır bu kadar absürtçe yanlış yorumlanmış bir sahne izlememiştim.
Sofra Sırları
Demet Evgar'ın elinden zehir olsa yenecek bir şahsı şahane olduğuna şüphe yok da Sofra Sırları ağza alınmayacak kadar fena maalesef. Azarlanmış, hor görülmüş, değeri bilinmemiş kadının buradaki yeter çığlığı saçma sapan bir seri katil hikâyesi anlatacak oluyor. Aldatan, şiddete başvuran, hödük mü hödük, öküzoğluöküz kocalar bir tarafta, sessiz, çaresiz, sümsük eşler diğer tarafta. Öyle ki karakterler özellikle bunun gibi bir anlatı için elzem teşkil eden gözlemlenmiş, sahici bireylerden ziyade, ocakta altları açık unutulmuş stereotiplerden ibaret.

Insect

Sinemada sürrealizmin Çek üstadı Jan Švankmajer son filmi olarak nitelediği Insect'te belgesele göz kırpan yarı kurmaca bir anlatıyla seyircisini selamlıyor. Kitaplara önsöz yazılıyor da filmlerin başı kel mi diyerekten yönetmenin filmin tanıtımını bizzat üstlenmesiyle başlayıveriyor film. Švankmajer filminin 1922 tarihli, Čapek Kardeşler imzalı Böcek Oyunu piyesinin çalakalem bir uyarlaması olduğunu söylüyor kameraya. Yalnız eserin aleni toplumsal kritiğinin bu uyarlamada silkelendiğinin de uyarısını yapıyor bir yandan. Herhangi bir ahlaki mesaj, manidar bir psikolojik derinlik hedeflenmiyor yani. Peki ne yapıyor bu metinle Švankmajer? Kendine has o büyüleyici filmciliğinin a-acayip kreatif süreçlerini neden böyle bir anlatıyla ifşa ediyor? Hani neredeyse neden böyle davranıyor diye sorası geliyor insanın. Sonra sonra anlıyorsunuz. Alegorisini insan davranışlarını böceklere uydurarak kuran orijinal eserden alıp içgüdüseli mesele ediniyor usta yönetmen kendine. Yaratıcılığının, esin kaynaklarının özüne inmek istiyor sanki. Rasyonel açıklamalarıyla değil de, rastgele, bilinçsiz ve amaçsız yakalayabilmek istiyor yetilerini. Amatör bir tiyatro grubunun provalarının provalarının provasına kadar götürüyor gözlemini. Kurmaca kısımlar her an kamera arkasına geçilme tehdidiyle karşı karşıya. Bir büyü bozumu söz konusu. Švankmajer oyuncularının ve teknik ekibinin etrafında sette dolaşırken görüntüleniyor. Oyuncuların rüya görme yetenekleri belgeleniyor. Yönetmenin alametifarikası stop-motion animasyon teknikleri hakkında ayaküstü bilgilendirmeler yapılıyor. Bunun yanı sıra film mendebur karakterleriyle insanı en tiksinç böcekten daha tiksinç göstererek Čapek Kardeşlerin oyununun altmetnini birebir karşılar gibi oluyor bir an. Fakat sonra tekrar gevelemeler başlıyor, vesaire. Sanatçının ve sanatının davranışsal bir okumasına çıkıyorsa da Insect, biraz fazla havada kalıyor maalesef. Filmin yapım sürecinin anlatıya dahil edilmesi de senaryonun bıktırıcı keyfekederliğinin üzerini örteceğine altını çiziyor. Sonuçta tuhaf olmasına tuhaf ve aynı zamanda hem komik hem de öldüresiye sıkıcı olabilen bir tekne kazıntısıyla kariyer kapanışını yapmış oluyor 83 yaşındaki Švankmajer.
Insect
Sinemada sürrealizmin Çek üstadı Jan Švankmajer son filmi olarak nitelediği Insect'te belgesele göz kırpan yarı kurmaca bir anlatıyla seyircisini selamlıyor. Kitaplara önsöz yazılıyor da filmlerin başı kel mi diyerekten yönetmenin filmin tanıtımını bizzat üstlenmesiyle başlayıveriyor film. Švankmajer filminin 1922 tarihli, Čapek Kardeşler imzalı Böcek Oyunu piyesinin çalakalem bir uyarlaması olduğunu söylüyor kameraya. Yalnız eserin aleni toplumsal kritiğinin bu uyarlamada silkelendiğinin de uyarısını yapıyor bir yandan. Herhangi bir ahlaki mesaj, manidar bir psikolojik derinlik hedeflenmiyor yani.

Black Panther

Marvel Sinematik Evreninin Aslan Kralı, Blade'den bu yana hissedilen siyahi süper kahraman başrol eksikliğini doldurmaya gelmiş. Bu kapsamda başarıya eriştiğini yadsımayacağım. Gerçi yine şu patentli Marvel kalıbından çıkma, kahramanımızın gücüne nasıl kavuştuğundan dem vuran vasat bir köken hikâyesi anlatıyor film. Olay örgüsü denince stüdyonun alışılagelmiş kısıtlı vizyonu her zamanki gibi baş sedir​de. Ancak Black Panther resmettiği kültürel zenginlik ile sürüden ayrılmayı biliyor. Çekinmesizce ve iftiharla, göğsünü gere gere kucaklıyor kavminin renklerini. Hor görülmüş siyahi kimliğe asaletini iade ediyor. Üstün bedensellikleriyle mahallenin yeni havalı çocukları onlar artık. Afrika'nın El Dorado'su, kurmaca ülke Wakanda teknolojik olarak dünyanın geri kalanına fark atmış bir siyahi cenneti olarak sunuluyor. Siyahi kitlelerin sinemasal dilek doyumlarını süper güçler vadeden afyonuyla işte böyle gerçekleştiriyor Black Panther. Neoliberal sosyopolitik ajandası ve popüler kültür referanslarıyla şimdinin filmi olduğunun altını çizmeyi de ihmal etmiyor bir yandan. Yalnız, diplomasi vurgusunun ardını doldurabildiği söylenemez. Irkçı bir film bir kere Black Panther. Şu koşullar altında öyle de olmak zorunda ister istemez. Fakat ne yalan söyleyeyim, primitiflik, agresiflik yakışıyor bu kara pantere. Özgünlüğünü ve sahiciliğini onlarda buluyor çünkü. Bir yandan da siyahi beden fetişi tekrar gün yüzüne çıkıyor, Jordan Peele'nin Get Out'unu çağımızın başyapıtlarından biri ilan edercesine. Tüten, hayvani, erotik, müthiş kavisli vücutlar beyaz alıcılarına takdim ediliyorlar sanki. Bu sefer de kendi öznelerini metalaştırarak tersine bir ırkçılık yapmış oluyor anlatı. Farklıyız, ama aynıyız, ama farklıyız ya işte demeye getiriyor. Bununla birlikte gündeme birtakım fazla aşikâr göndermeler yapma gayreti tökezletiyor filmi. Politik duruşu yer yer şizoid semptomlar sergiliyor. Wakanda teknolojik çağ atlamışlığına rağmen hâlâ kılıç kalkanla, dövüş ustalığıyla seçiyor liderini. Ülkenin gelenekçi dünya görüşü ile teknolojik gerçekliği arasında inanılması güç bir uçurum var. Yine, kadın - erkek güç dinamiklerinin eşitlikçi işlenişi de böylesi muhafazakâr bir toplum tanımı için fazla göstermelik kaçıyor. Ne yardan ne serdenci bu naif zihniyete kıçıyla gülen bir dünyada yaşadığımız unutuluyor resmen. Bu anlamda olası bir idealden çok asla ulaşılamayacak bir hayalin tasvirini yaptığının pek farkında değil gibi Black Panther. Yani şu kurulum içinde uzun vadede kitleleri yetkilendirici, onları harekete geçirici bir etkiden çok uyuşturucu bir nitelik söz konusu sanki. Bu yüzden kapanış jeneriğinin ardından gelen sahnede akıllı, duyarlı insanlar köprüler kurarken, ahmaklar duvar örer dediren Donald Trump göndermesi Black Panther evreninin siyasi bağlamının ayaklarını yeryüzüne bastığı değil, yükseklerden bir yerden kıç üstü düştüğü nokta oluyor. Yine de günün sonunda etnik öğelerinin rengârenk danslarıyla, müzik kulağıyla, şevkinin bulaşıcı ritmiyle, Afro tafrası ve kendine çocuksu güveniyle eğlenceli bir seyirlik sunuyor film.
Black Panther
Marvel Sinematik Evreninin Aslan Kralı, Blade'den bu yana hissedilen siyahi süper kahraman başrol eksikliğini doldurmaya gelmiş. Bu kapsamda başarıya eriştiğini yadsımayacağım. Gerçi yine şu patentli Marvel kalıbından çıkma, kahramanımızın gücüne nasıl kavuştuğundan dem vuran vasat bir köken hikâyesi anlatıyor film. Olay örgüsü denince stüdyonun alışılagelmiş kısıtlı vizyonu her zamanki gibi baş sedir​de. Ancak Black Panther resmettiği kültürel zenginlik ile sürüden ayrılmayı biliyor.

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali

17. !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali seçkisinin dikkat çeken filmleri hakkında izlenimlerim bu sayfada. Aşağıda önceden izlediklerime ek olarak festival boyunca izleyeceklerimi de günbegün buraya ekliyor olacağım.