Let the Sun Shine In

Usta Fransız sinemacı Claire Denis'nin bu yıl Cannes Film Festivalinde Yönetmenlerin 15 Günü seçkisinde görücüye çıkan filmi Let the Sun Shine In hafif, Parizyen bir romantik komedi olarak değerlendirilirken ilk gösterimlerinden bu yana onun yönetmenin filmografisinde ne kadar ayrıksı durduğu sıkça konuşuldu. Hem öyle hem değil bence. Yani evet yönetmenin o çarpıcı, komplike kurulumları burada yok ama Denis seyircisini düşünmeye sevkeden asiliğini sürdürmeye devam ediyor gayet. Hafif bir film değil bu.

Mudbound

1940ların 2. Dünya Savaşı arka planlı, ırkçı, yobaz, haşin ve sancıyan Mississippi'sinden yanık yanık okuyor Mudbound: Hepimiz kardeşiz bu öfke ne diye. Mahsun Kırmızıgül referansıyla başlamak pek iç açıcı olmadı farkındayım. Fakat bir yandan bunun filmin acıklı taşra gerçekliğini dürüstçe karşıladığını da düşünüyorum. Topraktan gelip toprağa gidecek eşitlerin hikâyesi bu.

The Killing of a Sacred Deer

Yunan arıza auteur yine yapmış yapacağını. Cannes 2017'deki kimi gösterimlerinin akabinde festivalin gelenekselleşmiş yuhalamalarından nasibini alan The Killing of a Sacred Deer ödül seremonisinden de eli boş ayrılmamış, senaryosu baş tacı edilmişti. Yönetmenin kendine has absurdist evreni The Lobster'dan sonra bu ikinci İngilizce film macerasında da dil değişiminden zerre etkilenmeden boyutlarını genişletmeye, yeni yeni sadizm kuyuları keşfetmeye devam ediyor.

Beach Rats

Straight bir yönetmenden straight bakışa hitap eden, kamu spotundan hâllice eşcinsel bir kimlik bozukluğu anlatısı daha. Fakir beyaz adamın MoonlightBeach Rats. Burada Brooklyn'in amaçsız kumsal farelerinden birinin kafası hemcinslerine ilgi duyduğu için ekstra dumanlı. Hollywood, eşcinsel hikâyeleri baş tacı etmeye henüz geçen yıl uyandı diye 2000lerin başından kalma yarım ağızlı sosyal sorumluluk projelerine kucak açmak zorunda değiliz bence.