Silence

Shūsaku Endō'nun 17. yüzyıl feodal Japonyasında inançları yüzünden işkence gören Katolik Japonları anlattığı 1966 tarihli romanını sinemaya uyarlamak Martin Scorsese'nin otuz yıldır hayalini kurduğu bir şeymiş. Tamam, ben de asla pes etmeciyim de, bazen feleğin imalarını çakıp ısrardan vazgeçmeyi de bilmek lazım galiba. Silence'ın şehidin kanı, kilisenin tohumu söylemi dinin bir ideoloji olarak çilekeşlik üzerinden nasıl prim yaptığını ifşa etmek için güzel bir fırsat olabilirmiş. Fakat bu suya sabuna dokunmayan, taraflı ve maalesef kalın kafalı film, ortaya çıkışından bu zamana dek söylenegelmiş saftirik din dogmalarını papağan gibi tekrarlamaktan başka hiçbir şey yapmıyor. İnanırsınız, inanmazsınız, mesele o değil. Sinema yeri geldiğinde kendini, ideallerini zerre özümsemediğin ötekinin yerine koyabilmeyi başardığın müthiş bir empati aracı. Scorsese Silence'da bu mecranın sezgisel gereklerini icra etmekten çok uzak. 1988'de filmi The Last Temptation of Christ ile kimi Hristiyan toplulukların tepkisini çeken usta yönetmen din üzerine bu sefer Vatikan'dan onaylı, dar görüşlü bir meditasyon ile boy gösteriyor. Pis, andaval Japonlar, aynı koşullarda debelenmelerine rağmen görece daha temiz Cizvit papazlar; çirkin, kötü, duyarsız Budizm, iyi, güzel, ilahi Hristiyanlık. Peki ama nesi var bu Hristiyanlığın Budizmden daha değerli? Nedir yani getirisi insanlara? Sorular cevaplansın demiyorum ama sorular sorulsun bir zahmet. Din ile imanın farklı şeyler olduğunu ayırt edemeyecek kadar kafaları çalışmıyorsa bu Japon köylüler ha Budizmi tutmuşlar ha Hristiyanlığı... Sonra bu din meselesinin siyasi rant ayağının bahsi biraz daha açılsaymış ne iyi olacakmış. Misyonerliği sömürgeciliğin bir başka tezahürü olarak sorgulamaya cüret edilebilseymiş keşke. Bu insanlar neden yurtlarından ayrılıp, yollara düşüp bir de üzerine binbir çile çekip diğerlerini 'huzur'a kavuşturmak için bu kadar can atıyorlar acaba? Ne fedakâr, ne özgeci insanlarmış bunlar... Bu arada, filmin biraz olsun nefes aldığı "Tanrı gereğinden fazla sessiz kaldı" argümanını dahi bir şekilde kendine yontmak muazzam bir pişkinlik, bana sorarsanız. Tüm bu yüksekten atan, fakir içerik bir de böylesi şatafatlı, kurumlu, of çok ciddi bir ciddiyetle mesh edilmiyor mu ifrit oluyorum. Be adam, senin bu yüce, bu mukaddes filminin en iyi şeyi manevi çürümüşlüğüne zavallıca işaret etmek için etrafında sinekler uçurduğun Japon samuray eskisi. (Issei Ogata'nın 'diva' portresi komik, korkunç, harika). Vadesi dolmuş beylik diyaloglar, tepemize tepemize bir dış ses, bayat sembolizm, dikkat dağıtan ani kesmelerle n'oluyoruz dediren özensiz, kırpık bir kurgu ve dahası. Daha geçenlerde "Sinema öldü" diye atıp tutan yönetmenin sanatı için bir seyirci olarak ben eziyet çekemeyeceğim, kusura bakmayın. Getirin Martin Scorsese gravürlü dökme levhayı hiç tereddüt etmeden alayım ayaklarımın altına.

Yönetmen: Martin Scorsese
Yıl: 2016
Süre: 161 dk
Oyuncular: Andrew Garfield, Adam Driver, Issei Ogata, Liam Neeson, Yôsuke Kubozuka, Tadanobu Asano

Yorum Gönder