Phantom Thread

Reynolds Woodcock. Seçkin ve kibar Woodcock moda evinin sahibi. 1950'ler Londra'sının yüksek sosyetesinde aranan bir tasarımcı. Kaprisli bir kontrol manyağı. Oedipus kompleksi, babasız büyümüş, zamanında annesine onun ikinci evliliği için gelinlik dikmiş müzmin bir bekâr olarak kurulan bu nevi şahsına münhasır kişilik onun gibi evlenmemiş kız kardeşi ile beraber yaşıyor. Bu sanatçı buhranlı, haute couture kapalı kutu denkleme dönem dönem aşna fişneler de dâhil oluyorlar olmasına, ama her biri günü geldiğinde kapıya konan etkisiz elemanlardan ibaret. Ne var ki yeni gözde Alma daha en başından farklılığını hissettiriyor. Adamın anne saplantısına iyi geliyor o. Yalnız, şunu baştan söyleyelim ki bir ilham perisi değil Alma. Woodcock'ın bir ilham problemi yok zaten. Onun için sevgililer çokça ihtiyaç duyduğu kafa dağıtmaların bahaneleri olageliyorlar. Sağladıkları kullan at çatışmalar adamın ruhsal yaşamına dair ağılı bir döngünün kırılması için hayati önem arz ediyor. Şu da var, Woodcock gönül ilişkilerine gölge düşüren meşhur ruh eşi palavrasını yutmayacak biri gibi görünmesine rağmen Alma karşısında hazırlıksız yakalanıyor. İşte bu iki zehirli örümceğin kim kimin ağına düştü mücadelesi böyle başlıyor. Uzun zamandır seni arıyormuşum sanki, diyor adam genç kıza. Alma cevap veriyor: Buldun işte. Arayan belasını bulur hesabı. Woodcock dillerden düşmeyen odun baltasını taşa vuruyor bu sefer. Yine de Phantom Thread bu zorlantılı aşk ilişkisinden çok, takıntılı bedenlerde can çekişen sanatçı ruhların huzur feryadına kulak veriyor. Mazoşizm elzem bir yeniden doğuşun anahtarı bu bağlamda. Alma'nın yutan elemanı Reynolds Woodcock'ın fabrika ayarlarına dönüşü için bir zorunluluk. Sıfırlanmanın, yeniden başlamanın coşkusu. Güçten düşme, dizginleri bırakma ve savunmasız ve muhtaç kalmadaki zehirli tatmin. Âdeta bir şeytan çıkarma bu. Zalimce ve dâhiyane. İğnelerini batırmaktan zevk alan iki dominantın sürekli poziyon değiştiren irade savaşından mühim bir hayat dersi çıkıyor ortaya. Paul Thomas Anderson'ın görüntü yönetmenliğini dahi kendi kotardığı bu deyim yerindeyse elde dikilmiş filmi, Woodcock'ı memnun edecek biçimsel muntazamlığıyla zarif bir görsel şölen sunarken tematik anlamda biraz fazla düzgün ve dolaysız kaçmıyor değil yalnız. Kimi dikiş yerleri göze batıyor mu demeli?.. Az biraz daha muğlaklık istiyor bu anlatı, kaybolmuşluk istiyor. Kapı başında beliren bir hayalet değil yadsınamaz ve kolay kolay açıklanamaz bir metafizik mevcudiyet istiyor. Şaşırtıcı komedisinin yanına bir iki risk daha istiyor ki ilgincin ötesine geçip iz bırakabilsin.
Phantom Thread
Reynolds Woodcock. Seçkin ve kibar Woodcock moda evinin sahibi. 1950'ler Londra'sının yüksek sosyetesinde aranan bir tasarımcı. Kaprisli bir kontrol manyağı. Oedipus kompleksi, babasız büyümüş, zamanında annesine onun ikinci evliliği için gelinlik dikmiş müzmin bir bekâr olarak kurulan bu nevi şahsına münhasır kişilik onun gibi evlenmemiş kız kardeşi ile beraber yaşıyor. Bu sanatçı buhranlı, haute couture kapalı kutu denkleme dönem dönem aşna fişneler de dâhil oluyorlar olmasına, ama her biri günü geldiğinde kapıya konan etkisiz elemanlardan ibaret. Ne var ki yeni gözde Alma daha en başından farklılığını hissettiriyor. Adamın anne saplantısına iyi geliyor o. Yalnız, şunu baştan söyleyelim ki bir ilham perisi değil Alma. Woodcock'ın bir ilham problemi yok zaten. Onun için sevgililer çokça ihtiyaç duyduğu kafa dağıtmaların bahaneleri olageliyorlar. Sağladıkları kullan at çatışmalar adamın ruhsal yaşamına dair ağılı bir döngünün kırılması için hayati önem arz ediyor. Şu da var, Woodcock gönül ilişkilerine gölge düşüren meşhur ruh eşi palavrasını yutmayacak biri gibi görünmesine rağmen Alma karşısında hazırlıksız yakalanıyor. İşte bu iki zehirli örümceğin kim kimin ağına düştü mücadelesi böyle başlıyor. Uzun zamandır seni arıyormuşum sanki, diyor adam genç kıza. Alma cevap veriyor: Buldun işte. Arayan belasını bulur hesabı. Woodcock dillerden düşmeyen odun baltasını taşa vuruyor bu sefer. Yine de Phantom Thread bu zorlantılı aşk ilişkisinden çok, takıntılı bedenlerde can çekişen sanatçı ruhların huzur feryadına kulak veriyor. Mazoşizm elzem bir yeniden doğuşun anahtarı bu bağlamda. Alma'nın yutan elemanı Reynolds Woodcock'ın fabrika ayarlarına dönüşü için bir zorunluluk. Sıfırlanmanın, yeniden başlamanın coşkusu. Güçten düşme, dizginleri bırakma ve savunmasız ve muhtaç kalmadaki zehirli tatmin. Âdeta bir şeytan çıkarma bu. Zalimce ve dâhiyane. İğnelerini batırmaktan zevk alan iki dominantın sürekli poziyon değiştiren irade savaşından mühim bir hayat dersi çıkıyor ortaya. Paul Thomas Anderson'ın görüntü yönetmenliğini dahi kendi kotardığı bu deyim yerindeyse elde dikilmiş filmi, Woodcock'ı memnun edecek biçimsel muntazamlığıyla zarif bir görsel şölen sunarken tematik anlamda biraz fazla düzgün ve dolaysız kaçmıyor değil yalnız. Kimi dikiş yerleri göze batıyor mu demeli?.. Az biraz daha muğlaklık istiyor bu anlatı, kaybolmuşluk istiyor. Kapı başında beliren bir hayalet değil yadsınamaz ve kolay kolay açıklanamaz bir metafizik mevcudiyet istiyor. Şaşırtıcı komedisinin yanına bir iki risk daha istiyor ki ilgincin ötesine geçip iz bırakabilsin.

Yönetmen: Paul Thomas Anderson
Yıl: 2017
Süre: 130 dk
Oyuncular:  Vicky Krieps, Daniel Day-Lewis, Lesley Manville, Harriet Sansom Harris

 4 yorum

  1. shizuku lu puanlama sistemine ne oldu :(

    YanıtlaSil
  2. Daniel Day Lewis yine hayran hayran izlettirdi kendini bize

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben en çok Lesley Manville'i beğendim 🙃

      Sil