Disobedience

Disobedience
Tanrı, ulvi vazifeleri önceden belirlenmiş melekleri, dizginleri içgüdülerine teslim edilmiş hayvanları ve en nihayetinde şu meşhur altı günlük yaradılış sürecinin sonuna doğru ikisinden de bir şeyler içeren insanı yarattı vaazıyla bir Ortodoks Yahudi cemaatinden bildirerek başlıyor Disobedience. Kadının ve erkeğin hür iradeleriyle içgüdülerinin esiri olmayabileceklerinin ifadesi önce "doğru yol"dan sapmama odaklı gibi görünüyorsa da anlatı aynı özgür iradenin kişinin kendi yolunu kendinin seçmekte serbest olduğu bilgisini içerdiğinin altını çizmek istiyor. Disobedience bu çerçevede inanç okumasını muhafazakâr ailelere doğdukları için seçme fırsatları baskılanmış bireyler üzerinden yapmaya girişirken özgürlük fikrini cinsel kimlik olarak kurguluyor. Yıllar sonra cenaze uğurlamak için baba evine dönüş yapan aykırı bir dişi, tetiklediği cinsel uyanışlarla sadece bir evliliği tehdit etmekle kalmıyor, sofu bir cemaatin pek bir huzurlu birliğine de güya kastediyor. Ne var ki biz bunca "itaatsizlik" için fazla pısırık, şahsiyetsiz bir film izliyoruz. Hikâye, Hollywood'a transferini A Fantastic Woman ile ülkesi Şili'ye Yabancı Dilde En İyi Film Oscarı kazandırarak perçinleyen senarist - yönetmen Sebastián Lelio'nun vizyonsuzluğuna rağmen işliyor demek isterdim ama adamın üstünkörü sinemasının agresif çapsızlığı hemen her şeyi boğuyor burada. Baskının ve tutuculuğun görsel iması için grinin ölü benizli elli tonu takılan metafor sinematografiden tutun, onur ya, onur en önemli şey gibi laflar eden nüanslı müthiş diyaloglarına filmin hemen her saniyesi sırıtıyor. En vahimi Lelio, Disobedience'ta yavanlıkta sınır tanımayan, hükümsüz bir lezbiyen cinselliği gösterisiyle liberal duyara oynayan sahtekârlıklara bir yenisini eklemekten başka hiçbir şey yapmıyor. İnanç külüstür bir zıtlaşma aracı olarak sergileniyor burada ve arka planlardan arka plan beğeniyor. Oysa böylesi bir tabloda verilecek bireysel ve toplumsal tavizlerin yegâne çıkış noktası o. Film resmen bunun önermesiyle açılıyor. Lelio'nun filmi ne geleneksel yükümlülüklerin öğrenilmişliklerine ne de inançlarımız ışığında cinselliğimizin doğasına dair kayda değer bir şey söyleyebiliyor. Soru sormuyor bir kere şöyle içten. Bir tane var gerçi mümkün mertebe geçiştirilen. Başkarakter kendisini hayatını nasıl yaşaması gerektiği konusunda uyaran kurumlu, dindar bir akraba için şöyle diyor: madem iyi, doğru bir hayatı var neden bu kadar zalim? Buna ek olarak ben de sormak istiyorum, patriyarkadan onay bekleyen, kocasına ona özgürlüğünü geri vermesi için yalvaran kadının nasıl bir iç dünyası var, motivasyonları neler? Böylesi elini kolunu sallayabiliyorken onu bağlayan nedir? Kocasının bir lafıyla özgürlüğünü geri alınca özgür müdür artık o kadın? Bu kadar basit midir? Bu kadar basitse lafa söze ne gerek vardır?.. Ve saire, ve saire. Sonda mezarlığın yayılan ve her şeye hükmeden şaşaasının, inancın ölümsüzlüğüne karşılık dinin nalları dikeli çok olduğunu anıştıran resmi ve her tarafına Lelio çiğliği sinmiş hepimiz kardeşiz kucaklaşmasının bön iyimserliği için ise olumlu düşünüyorum.
Yıl: 2018
Yönetmen: Sebastián Lelio
Senaryo: Naomi Alderman (roman), Sebastián Lelio, Rebecca Lenkiewicz (uyarlama)
Süre: 114 dk
Oyuncular: Rachel Weisz, Rachel McAdams, Alessandro Nivola, Bernice Stegers, Allan Corduner

 2 yorum

  1. Benim de çok yakın bir zaman önce izlediğim bir film.
    Ben yönetmenin özellikle mesefeli durduğunu ve soru sorma işini izleyiciye bıraktığını düşünüyorum.

    Ve çoğu zaman bizi bir şeylere bağlayan bağlar görünmez oluyor. Ne kadar istesek de önümüzü görememek bizi korkutuyor. Bence Esti'nin hissetiği de tam olarak bu

    Sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yorumunuz için teşekkür ederim. Soru sorma işi elbette seyircinin kendinde bitiyor ama bir tartışma ortamının da oluşması lazım pekâlâ. Hele de buradaki gibi hayati bir mevzuda. Ben yönetmenin tematik anlamda sığ sularda yüzmeyi tercih ettiği kanaatindeyim.

      Sil