Bad Times at the El Royale

Bad Times at the El Royale
Hakkında yapılan Quentin Tarantino usulü bir Agatha Christie polisiyesi yorumlarını okuduğumdan beri Bad Times at the El Royale ile ilgileniyorum. Tarantino'nun son filmi The Hateful Eight için yapılan değerlendirmelerde de Agatha Christie'nin adı geçmişti hatırlarsanız. Nitekim şimdi bu iki film arasındaki akrabalıktan bahis açanlar görüyorum. Yalnız filmi izledikten sonra bu ilişkilendirmelerle, kurulan alakaları belli oranda kabul etmekle birlikte, öyle çok ilgilenmeyeceğim. Drew Goddard esasında daha önce The Cabin in the Woods ile yaptığı tür sineması yapbozunun bir benzerini bu sefer bir başka oyuncaklı kabinde, gösterişli zamanlarını geride bırakmış bir yolüstü motelinde Amerikan suç filmi şablonlarına uyguluyor. Motelin şüpheli konukları arasında erken bunama belirtileri gösteren bir rahip, işleri yolunda gitmeyen siyahi bir kadın şarkıcı, elektrikli ev eşyaları pazarladığı işinden izin yapmakta olan küstah bir satıcı ve kara gözlüklerinin ardına saklanmış soğuk bir dilber var. Parolayı hatırlatmama gerek olmaması lazım aslında ama ben yine de tekrarlayayım: hiçbiri göründüğü gibi değil, hepsi karanlık sırlara sahip. Sadece onlar da değil hem, sığındıkları motelin duvarlarının dili olsa da konuşsa. Şimdi şöyle ki, Bad Times at the El Royale tahmin edilebileceği gibi kimi beklenmedik gelişmelerle skor kovalıyor esasında. Ama şahsen beni onlarla değil usul usul işlediği karakterlerinin hakiki duygusal badireleriyle yakaladı. Goddard'ın 60lar albenili ucuz roman kurulumu her fırsatta kartları yeniden dağıtmayı seven hınzır öyküleme numaralarıyla eğlencelik bir şaşırtmacadan fazlası gibi durmuyordu önce. Ne yalan söyleyeyim hiç de kısa olmayan bir süre tüm bu yaşananların ne anlama geldiğini (illa bir anlama gelmesi gerekmiyor ya, ama işte...), filmin başlı başına varlık sebebini sorguladım. Chris Hemsworth'ün fotoğrafa dahil oluşuyla da beraber ya demek Thor üstsüz dolaşsın da izleyelim diye çektiniz bu filmi diye bile düşündüm. Ama oraya gelene kadar yaşlı şeytan Jeff Bridges'in bir itirafıyla ağladığımı, yani filmle alttan alta bir bağ kurmayı başardığımı da ifade etmem gerek. Fakat dediğim gibi bir şey daha istiyordum, bir konu, Bad Times at the El Royale'i kuşatacak fırtınalı bir bağlam. Karakterlerinin git gide hayat memat meselesine dönen zor durumları karşısında onlar için hissede hissede daha en başından beri orada olan bir detay ile yüz yüze geldim. Televizyonda ABD başkanı Vietnam Savaşını konuşuyor, bir ateşkes ihtimalinin söz konusu olmadığını vurguluyordu. El Royale moteli Nevada ile California arasındaki sınır çizgisi üzerinde vicdan muhasebelerine sıkışmış bir Amerika'ydı pekâlâ. Dönemin Amerikasının politik darboğazı, toplumsal huzursuzlukları El Royale'de sahneye konuyor, motelin ardındaki devlet eliyle tablo tamamlanıyordu. Film sağ gösterip sol vurmalarına böylece bir yenisini eklemiş oldu benim için. İşin gırgır dozunu belli bir seviyede tutmakta ısrar etmesini, olduğundan daha çılgın olabilecekken sağlam basmak istemesini de anlamlandırmış oldum böylece. Yalnız Hemsworth bu harika ekibin feci zayıf bir halkası olarak filmin son düzlüğünü biraz yaralar gibi oldu bende. Yine de özellikle Jeff Bridges, Cynthia Erivo ve Bill Pullman oğlu Lewis'in muhteşem performansları için ayrı ayrı yükseldiğimi belirteyim. Son olarak karakterlerden birinin Amerikan kültürünün muhteşem bir özeti olabilecek şu repliğinin de aklımın bir köşesine kazındığını not düşmeliyim: "Kendimi affetmenin bir yolunu bulurum."
Yıl: 2018
Yönetmen: Drew Goddard
Senaryo: Drew Goddard
Süre: 141 dk
Oyuncular: Jeff Bridges, Cynthia Erivo, Lewis Pullman, Dakota Johnson, Chris Hemsworth, John Hamm, Cailee Spaeny, Xavier Dolan

 2 yorum

  1. Kendi adıma Hemsworth zayıf halkasına 50 tonlu Dakota'yı da ekledim.
    İnsan her filmde aynı ifade ile oynar mı yaff?


    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sanırım katılıyorum. Yani Hemsworth kadar batmadı bana ama diğerlerinin yanında sönük kaldığı bir gerçek.

      Sil