Roma

Roma
Cannes Film Festivali'nin Netflix anlaşmazlıkları yüzünden Venedik'e kaptırdığına bin pişman olduğu Roma kazandığı Altın Aslan ile 2018 ödül sezonuna iddialı bir giriş yaptı. Gerçi Alfonso Cuarón'un ismi yeterdi, filmi her hâlükârda yılın en iyileri sohbetine taşımaya. Yine de ne hakkında oluşan devasa beklenti dalgası ne de ilk gösterimlerinden yükselen coşkulu övgüler ve nihayetinde gelen büyük ödül beni Roma'nın kerametine biraz olsun hazırlayabildi. Cuarón'un, çocukluk hatıralarından yola çıkarak 1970lerde Mexico City'nin kenar mahallelerinden Roma'da bir aile ortamını hanenin yatılı hizmetçisinin gözünden anlatışı yaşamı ve yaşanmışlığı kutlamak vesilesiyle onamanın yanı sıra dünyevi mevcudiyetlerimize dair büyük resmi gören ve gösteren bir huşu içeriyor. Burada hayat, oluş süreçlerinin gerilme ve patlamalar, sıkışma ve salımlarla edindiği volkanik niteliğini dehşetli bir duygusal sükunetle taşıyor. Tüm hissi çıplaklıklarıyla sergilenen içkin anlar önce cüzi ve mahremin aracılığıyla empati kuruyor evrenle, bir sonrakinde ise görkemlerden görkem beğeniyor, koyu koyu gürlüyor, yeri göğü sarsan bir enginliğe kavuşuyor. İçine çekiyor Roma. Dünyanın her an yoğurulan hamuruna katılmak ve karışmak olarak bilgece algıladığı yaşantıyı seyircisiyle de paylaşmak istiyor. Çünkü kaybedişler ve kazanışlar birer illüzyondan ibaret. İnsan şu evrende karşısına çıkan her şey gibi kendine eklenerek, üzerine koyarak öğreniyor. En derin yara en değerli iz oluyor. Kişisel ile evrensel aynı havzada, aynı havzaya akıyor. Cuarón çalıştığı bu muazzam faaliyet derinliğinde iş başına çağırdığı biricik anılarının nostaljisiyle de yetinmiyor. Onları özümsediği ölçüde ilahi bir nazar kazanıyor. Kendi orkestrasyonunun içinde kendini kaybedişi ve fakat yine her detayda kendini hatırlatışıyla tanrıcılık oynuyor adam. Bir film düşünün ki mizanseni hayatın yegâne lisanı olarak hatmetmiş olsun ve onun yönetmeninin az önce yaptığı kayıt anonsu havada asılı kalmışlığıyla ona reddedilmesi mümkün olmayan bir meşruiyet kazandırsın. Roma'nın fevkaladeliği tam olarak burada yatmakta. Şahsi fikrim filmin esas duygu yükünü onun formel cüretinin yüklendiği yönünde. Bir bandonun ritmi gibi, bir sokağın telaşesi, bir sinema salonunun kalabalık sessizliği, göğü ikiye bölen bir uçağın insan deneyimlerinin eşzamanlılıkları üzerine bir kafiyeye dönüşmesi gibi, ancak dikkatle bakıldığında örüntüsünün mucizevi sırrını ele veren bir silsile. Yine aynı topyekûn birlikteliği ifade etmek üzere tek renkli bir çok renklilikle kotarılan şaşaalı görsel - işitsel peyzaj da bu biçimsel özene destek çıkıyor, ona dahil oluyor. Cuarón bir tablo resmetmiyor, âdeta bir pencere açıyor. Doğmayı, vuku bulmayı şad ederken zamandan bağımsız bir anlatısal ustalığa erişiyor. Çocuğun biri sürekli ben yaşlıyken şöyleydi, ben yaşlıyken bu olmuştu diye anlatıyor anılarını, belki de bizzat Cuarón'un ayak izleri üzerinde. Bir başkası hüngür hüngür ağlıyor. Ama nasıl ağlamak. İşte bu, gerçekten bu, bir çocuk aynen öyle ağlar. Roma matemli değil sevinçli bir merasim kesinlikle, ama ağlamak, ağlayarak büyümek serbest.
Yıl: 2018
Yönetmen: Alfonso Cuarón
Senaryo: Alfonso Cuarón
Süre: 135 dk
Oyuncular: Yalitza Aparicio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey, Verónica García, Jorge Antonio Guerrero

 Yorum Gönder