The Favourite

The Favourite
On sekizinci yüzyıl Büyük Britanya Kraliçesi Anne'in nedimesi Sarah Churchill ile olan yakın dostluğunun satır aralarına olup olabilecek en sığ hâliyle grotesk bir revizyon uyguluyor The Favourite. Kraliçe'nin içine çekildiği arabozanlı ihtiras sarmalını, onun erkek egemen düzenin beklenti ve baskısı altındaki azaplı hükümdarlığının bir uzantısı olarak parodileştirirken en ufak bir üstanlam kaygısı gütmeyerek çirkin bir pişmiş kelleliğe imza atıyor. Sorumluları ne kadar farkında emin değilim ama dişi iktidar ve Kraliçe'nin olası lezbiyenliği bir yozlaşmanın, bir bozulmanın alametleri olarak alay konusu ediliyor burada. Anı sayfalarına ve mektuplara ait ilgi çekici biyografik hikâyesinin acı mahremindeki gücü en ufak anlamıyor ve dolayısıyla sanat sahnesinde onu biraz olsun anlamlandıramıyor The Favourite. Onun bayağı gülünçlükler peşindeliği anlatıyı bir skeçler silsilesine indirgerken kişiseli de politiği de ketliyor. Bu ortamda artık ne bir tutkudan ne de bir tahakkümden bahsetmek mümkün. Öyle ki toplumlarının örf ve âdet safsatasıyla kuklalığa zorladığı bu kadınların kapalı kapılar ardında biraz olsun yaşayabildikleri özgürlüklerine, kendiliklerine ve içdünyalarına kastettiğini düşünmeye başlıyorum The Favourite'in. Onları bu sefer de anlatının kuklalarına çevirip, bir de böyle haklayarak. Hakkında iddia edilen kadın perspektifin aksine eril bir mendeburluğun filmi çünkü bu. Erkek karakterlerinin hepsini birer budala olarak gösterişine aldanmayın. Hatta aksine onların bu metin içindeki çocuksu serbestliklerine dikkat etmek gerek. Bunlara ek olarak, cürümlerinin en ağırı değil belki ama mizahının çük ve dışkı muhteviyatlı basit şamatasıyla bütün numaraları belli, zavallı bir saray soytarılığından da vurulsun istiyorum The Favourite'in kellesi. Onun mastürbasyona ait gösterişi, maskara bir içeriksizliğe mahkûm ettiği hikâyesini finalde derin bir mana dilenciliğiyle yüzsüz ve zavallı bir teşebbüste tavşan deliğine yollayışı da cezasız kalmasın istiyorum. İstiyorum istiyorum da ben isteyince olmuyor elbette. Prestjli festivallerin ödül avcısına dönüşen Yorgos Lanthimos'un tercümede kaybolmamayı başarmış Hollywood açılımının bu ilk firesi sezonun gözdelerinden birine dönüştü bile.
Yıl: 2018
Yönetmen: Yorgos Lanthimos
Senaryo: Deborah Davis, Tony McNamara
Süre: 120 dk
Oyuncular: Olivia Colman, Rachel Weisz, Emma Stone, Nicholas Hoult, Joe Alwyn, James Smith

 5 yorum

  1. Dog tooth, Alps, the lobster, the killing of a sacred deer gibi izlendikten uzun bir süre sonra bile bahsi geçtiğinde yeni şeyler farkedilebilen ya da üzerine hala konuşulabilinen filmlerden sonra felsefesi olmayan bilinç altından ziyade bel altı oynayan bu hayal kırıklığından daha büyük bir hayal kırıklığı varsa o da bu soytarılığın 10 dalda oscar’a aday olması. Olivia Colman faktörü dışında geri kalan her şey çöp.

    ReplyDelete
    Replies
    1. Oscar adaylıklarına şaşırmıyorum. Alkışlar için vizyonundan taviz veren yönetmenlere ödülü gelmiş deniyor camiada. Lanthimos'un The Favourite macerası da öyle benim gözümde.

      Delete
  2. Öncelikle yorumuma cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederim. Çok doğru söylediniz. İki ödül alacam diye sanattan vazgeçip önceden dikilmiş elbiselerin içine sığmaya çalışmak! Keşke velvet buzzsaw’ın alternatif bir evrende geçen versiyonu olsa da ödüller dile gelip hadlerini bildirseler. Bu arada önermiş olduğunuz The Square filmini izledim ve çok beğendim. Yalnız yönetmenin üslubu biraz rahatsızlık verdi. Sanki çok mu tepeden bakıyordu? Onu sormak isterim. Saygılar, kolay gelsin

    ReplyDelete
    Replies
    1. Yorumlarınız için ben teşekkür ederim asıl ☺️ The Square biraz fazla arsız geldi belki. Ruben Östlund'un egosantrik bir tavrı da var kesinlikle. Ama filmin hicvi öyle etraflıca ve kurnaz ki ben yakıştırdım.

      Delete
  3. Çok teşekkür ederim ☺️ evet öyle bir üslubu var ve hakikaten yakışıyor bence de. Turist filmini de çok sevmiştim. Umarım Ruben Östlund’u ,Nuri Bilge Ceylan ‘ı, Luca Guadagnino’yu ödül uğruna kaybetmeyiz

    ReplyDelete